Allah’ın Kızları romanınız yayımlandıktan sonra çeşitli tartışmaları da birlikte getirdi. “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla hakkında soruşturma başlatıldı. Allah’ın Kızları’nı yazarken bu tür endişeleriniz var mıydı?
Soruda alıntı yaptığınız Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi aslında bir azınlığı, daha açık söylemem gerekirse, Alevileri korumak için
tasarlanmış. Romanımın içeriğiyle hiç ilgisi yok. Ben niye halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine kışkırtayım? İpe sapa gelmez bir suçlama, ama, ne yazık ki derdimi kimseye anlatamadım. Savcılığın açtığı sorusturma sonucu takipsizlik kararı çıkmıştı. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, her ne hikmetse, bu kararı bozdu ve hakkımda dava açıldı. Çok üzgün, biraz da öfkeliyim. Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tür bir davanın açılması, üstelik bir romanın
suçlanması çok üzücü ve düşündürücü. Biliyorsunuz bu konuda Başbakan’a açık mektup yazdım, hâlâ bir yanıt bekliyorum.
“Amacım dini eleştirmek değildi, kaldı ki din eleştirilebilir de,” diyorsunuz. Türkiye’de din eleştirisi yapılabilir mi? Din adamları, inançlı insanlar ve kurumlar din eleştirisini olgunlukla karşılayabilecek durumda mı? Allah’ın Kızları’nın amacı neydi? Bu amaç niçin saptırıldı sizce?
Allah’ın Kızları’nın dini eleştirmek gibi bir amacı yok. Dinsel göndermeleri de içeren bir öykü anlatma gibi bir amacı var, her anlatının olduğu gibi. Bir bardak suda koparılan bu fırtınadan Türkiye’nin, laik bir cumhuriyet olduğunu iddia etmesine, AB’ye tam üyelik için çabalamasına karşın, hâlâ din tabusunu aşamadığı anlaşılıyor. Konunun niçin saptırıldığını bilemeyeceğim. Bu alanda çeşitli yorumlar, söylentiler var. Aklıma ilk gelen: bazı çevrelerin Türkiye’nin imajını demokratik ve uygar ülkeler nezdinde yıpratmak olabileceği.
Bu romanı yazarken pek çok kaynaktan okumalar yapmış olmalısınız. Bir insan olarak Hz. Muhammed’e bakışınızda değişen ne oldu?
Hz. Muhammed çocukluğumdan beri merak ettiğim bir kişilik. Çok önemli bir tarihsel rolü var, ayrıca bir peygamber. Onu anlatının odağına yerleştirmem elbette kolay olmadı. Bir peygamberin iç dünyasına nüfuz etmek, bir yazar için hiç de alışılmış bir şey değil. Zaten romanda başka kahramanlara da yer verdim, çok sesli bir yapı ortaya çıktı böylece. Bu romanı yazmadan önce Paris’te Arap Enstitüsü’nde araştırmalar yaptım, ilk peygamber monografileri olan ve Abbasiler döneminde, yani 9. yüzyılda yazılmış Tabari’nin ve İbn Hisam’ın kitaplarını okudum, özellikle İbn Hisam’ın anlattığı öykülerden yararlandım, kendim Hz. Muhammed üzerine fazla bir şey katmadım, yalnızca o atmosferi ve coğrafyayı çağrıştıran bölümlerde özgün bir üslup kullanmayı denedim. Romanın, bir ölçüde otoboyografik olduğunu da söyleyebilirim. Bir çocuğun inançla ve Kuran’ın büyüleyici sesiyle olan ilişkisi ve dedesinin Hicaz Cephesi anıları da bu romanda önemli bir yer tutuyor. Okumadan fetva verenleri burada özellikle kınıyorum. Peygamber Hira’da Cebrail’le ilk karşılaştığında Cebrail ona “İkra!” yani, “Oku!” demişti. Romanı eleştirenler onu gerçekten okusaydı, herhalde eski kültür bakanımız Atilla Koç gibi, beni tebrik ederlerdi.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, Allah’ın Kızları hakkında bir rapor hazırladı. Sonunda da bir fetva verdi. Bu rapora göre, “eleştiri sınırlarının aşıldığı” yorumu yapılıyor. Bu konuda neler söylersiniz?
Elbette yoktu, ben bir roman yazdım. Çok sesli, inancı sorgulayan, öte yandan İslam’a hem içeriden hem dışarıdan bir bakış yönelten bir roman. Yer yer bir Müslüman duyarlığını yakalamaya çalıştığımı da söyleyebilirim. Diyanet’in üstüne hiç de vazife olmadan yazdığı olumsuz rapor bardağı taşıran son damla oldu. Üstelik romanı okumadan yazılmış bir rapordu, yazmadığım bir cümleyi yazmışım gibi gösteriyordu. Altında akademik unvan taşıyan bir zatın imzası vardı. Şimdi “teknik hata” yaptıklarını söylüyorlar, bu ne demekse. Diyanet’in okuma motoru mu bozuldu acaba? N